Yazın o yavaşlayan, zamansız ve biraz da dağınık ritmi, mahalle aralarındaki o tanıdık sesle bir anda kabuk değiştirir. Uzaktan gelen paslı bir demir sesinin, sokağın enerjisini ve milyonlarca çocuğun kaderini nasıl bu kadar hızlı değiştirebileceğini hâlâ tam olarak çözebilmiş değilim. Okulların açıldığı o ilk sabah çalınan ilk ders zili, sadece bir eğitim yılının başlangıcı değildir; evlerin içindeki dengelerin, ebeveynlerin omuzlarındaki gizli yüklerin ve çocukların dünyasında yepyeni bir perdenin aralanışının anonsudur.
Sabahın kör karanlığında ütülenen kıyafetler, çantaya yeni yerleştirilmiş ama henüz kokusu silinmemiş gıcır gıcır defterler, boyu kendinden büyük çantaları sırtlamış minik adımlar... Bu manzara dışarıdan bakıldığında ne kadar neşeli ve masum görünse de, içeride stres dolu bir maratonun, aylarca sürecek bir koşturmacanın startıdır. Çocuklar için o zil, yaz tatilinin özgürlüğüne veda edip yeniden dört duvar arasına, kurallara ve zihinsel bir mesaiye dönüş demektir. Ebeveynler için ise alarm saatleriyle, trafikle, beslenme çantası telâşıyla ve ev ödevleri savaşlarıyla imtihanın resmen başlamasıdır.
Peki, bu ilk zille birlikte gerçekten neyi başlatıyoruz?
Eğitimi sadece notlardan, sınav maratonlarından ve ezberlenen formüllerden ibaret sandığımız sürece, her eylül ayında bu gürültülü koşturmacanın içine biraz da mecburiyetten katılıyor gibiyiz. Oysa okul, dört duvar arasında bilgiyi depolama merkezi değil; çocuğun kendi potansiyeliyle ilk kez baş başa kaldığı, hata yapmanın suç değil öğrenme basamağı olduğu, birlikte yaşamayı öğrendiği ilk kamusal alan. Çalan o ilk zil, çocuklara "Hadi yarışa!" demiyor aksine "Hayatı tanımanın, kendinizi keşfetmenin provası başlıyor" diyor.
Fakat mesele sadece çocuklar da değil. Biz yetişkinler de her eylül ayında adeta gizli bir sınıfa geri dönüyoruz. Sabrımızı, tahammülümüzü, çocuklarımızın hızına ayak uydurma becerimizi yeniden test ediyoruz. Onların heyecanını törpülemeden, kaygılarını büyütmeden bu yolda rehberlik edebilmek başlı başına bir ustalık sınıfı. Çantasındaki silgiyi ilk haftadan kaybeden bir çocuğun o masum telaşına gülümserken, aslında hayatta kaybettiklerimizi ve yeniden bulduklarımızı da tartıyoruz.
Sokakların yeniden çocuk sesleriyle dolduğu, servis minibüslerinin mahalle aralarını mesken tuttuğu bu dönem, toplumsal hafızamızın en taze ve en umut dolu dönemidir. Bütün kronik sorunlara, eğitim sisteminin tartışılan ezberlerine ve aksayan yanlarına rağmen, ilk ders zilinin sesindeki o tınıda hâlâ geleceğe dair saf bir inanç saklıdır.
Bırakalım çantalar ters açılsın, ilk gün heyecanından kalem kutuları yere dökülsün, defterlerin ilk sayfalarına istemsiz mürekkep damlasın. Yeter ki o zil, çocukların merakını, soru sorma cesaretini ve hayal kurma özgürlüğünü susturmasın.
Tüm öğrencilere, öğretmenlere ve bu maratonu sırtlayan velilere rast gele; zihniniz ve yolunuz açık olsun.