Bir zamanlar pazara giderken cebimize bakardık. Ne kadar paramız varsa ona göre alışveriş yapardık. Domatesi, biberi, patatesi seçerken hesabımızı bilirdik.

Şimdi ise pazarcıya uzattığımız şey para değil, kredi kartı.

Evet, yanlış okumadınız. Artık yalnızca büyük mağazalarda, alışveriş merkezlerinde ya da internet sitelerinde değil; semt pazarlarında bile kredi kartıyla alışveriş yapıyoruz.

Peki bu gerçekten bir rahatlık mı, yoksa ekonomik durumumuzun geldiği noktayı gösteren acı bir tablo mu?

Bence biraz durup düşünmemiz gerekiyor.

Çünkü kredi kartı artık yalnızca bir ödeme aracı olmaktan çıktı. Adeta maaşımızın önüne geçen ikinci bir cüzdan hâline geldi.

Cebimizde para yok ama kartımız var.

Hesabımızda yeterli bakiye yok ama limitimiz var.

Bugün kazanmadığımız parayı bugün harcıyoruz, yarının gelirini bugünden tüketiyoruz.

Üstelik bunu yaparken çoğu zaman harcadığımız paranın gerçek büyüklüğünü de hissetmiyoruz. Kartı çıkarıyoruz, şifreyi giriyoruz ve alışveriş bitiyor. Oysa o karttan yapılan her harcamanın bir gün faturası önümüze geliyor.

Sonra ay sonu geldiğinde aynı soru:

“Bu kadar borç nasıl oldu?”

Nasıl olduğunu biliyoruz aslında.

Markette kart kullandık.

Pazarda kart kullandık.

Kafede kart kullandık.

İnternetten alışveriş yaptık.

Taksit yaptık.

Bir borcu başka kartla kapattık.

Sonra da ekonomik sıkıntıdan şikâyet ettik.

Elbette burada vatandaşı suçlamak kolay. Fakat asıl sorgulamamız gereken daha büyük bir mesele var: İnsanlar neden günlük temel ihtiyaçlarını bile borçlanarak karşılamak zorunda kalıyor?

Bir vatandaşın pazardan birkaç kilo sebze alırken kredi kartına sarılması, yalnızca tüketim alışkanlığının değiştiğini göstermez. Aynı zamanda cebindeki nakdin temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmediğini de düşündürür.

Bugün kartla aldığımız ekmek, yarın ödenecek borca dönüşüyor.

Bugün pazardan aldığımız meyve, gelecek ayın hesap ekstresine yazılıyor.

Böyle bir düzende insan gerçekten ne kadar özgür?

Kredi kartı bize özgürlük hissi veriyor olabilir. Fakat bazen o özgürlüğün bedeli, ay sonunda gelen ekstre oluyor.

Daha da düşündürücü olan şu:

Borçlanmayı normalleştirdik.

Kart limitini gelirimizin bir parçası gibi görmeye başladık. Oysa limit bizim paramız değil. Bankanın bize kullanmamız için açtığı bir borç kapısı.

O kapıyı her açtığımızda biraz daha içeri giriyoruz.

Sonra çıkmak zorlaşıyor.

Artık mesele pazarda kart kullanılıp kullanılmaması değil.

Mesele, insanın kendi kazandığı parayla temel ihtiyaçlarını karşılayıp karşılayamadığıdır.

Eğer vatandaş pazarda bile kredi kartı çıkarmak zorunda kalıyorsa, bunun üzerine ciddi ciddi düşünmek gerekiyor.

Çünkü kredi kartının yaygınlaşmasını sadece “teknoloji gelişti, insanlar kolaylığı seviyor” diyerek açıklamak fazla kolaycılık olur.

Bazen bir kredi kartının uzatıldığı yerde, aslında ekonominin fotoğrafı çekiliyordur.

Ve o fotoğrafa biraz dikkatli bakarsak, cebimizdeki karttan çok daha büyük bir gerçeği görürüz:

İnsanların parası bitiyor, ama borçlanma kapasitesi henüz bitmiyor.

Asıl tehlike de burada başlıyor.

Çünkü bir gün kartın limiti de biterse, elimizde ne kalacak?

İşte o zaman sadece alışverişi değil, hayatımızı da yeniden hesaplamak zorunda kalacağız.