Tüm Türkiye günlerdir maaş zamlarını konuşuyor. TÜİK’in açıkladığı Aralık ayı enflasyonunun yüzde 0,89 olmasıyla birlikte zam oranları da netleşti.
SSK ve Bağ-Kur emeklilerine yüzde 12,19, memur emeklilerine ise seyyanen artışla birlikte yüzde 18,61 zam yapıldı.
Rakamlar kağıt üzerinde fena durmuyor. En düşük emekli maaşı 16 bin 881 TL’den 18 bin 938 TL’ye,
en düşük memur emekli aylığı 22 bin 671 TL’den 27 bin 887 TL’ye yükseldi.
Ama mesele tam da burada başlıyor… Çünkü rakamlar artıyor, hayat pahalılaşıyor; aradaki makas ise her geçen gün daha da açılıyor.
İki gündür konuştuğumuz emeklilerin ortak cümlesi şu… “Zam aldık ama rahatladık diyemeyiz.”
Kira desen ayrı bir dert, market alışverişi desen ayrı, elektrik, su, doğal gaz zaten başlı başına bir yük.
Hele ki ilaç, sağlık ve ulaşım masraflarını eklediğinizde tablo daha da ağırlaşıyor.
Bugün 18-19 bin lira alan bir emeklinin, büyükşehirlerde tek başına geçinebilmesi neredeyse imkânsız. Yan gelir yoksa, aile desteği yoksa, birikim yoksa…
Geçinmek değil, ayakta kalmak bile zor.
Emekliler zamdan mutlu mu? Açık konuşalım… Hayır. Birçoğu halen şaşkın. Çünkü beklenti farklıydı.
En azından temel ihtiyaçları karşılayabilecek, nefes aldıracak bir artış umut ediliyordu.
Ama görünen o ki bu zamlar sadece “hesaplarda artış”, mutfakta ise eksilme anlamına geliyor.
Peki çözüm var mı? Elbette var. Ama artık klasik zam politikalarıyla değil…
Gerçek enflasyona dayalı, bölgesel yaşam maliyetini gözeten, emekliyi sosyal yardıma muhtaç bırakmayan kalıcı çözümlerle. Aksi halde emekliler için tek çıkış yolu yine aynı olacak… Ya çalışmaya devam etmek… Ya borçlanmak… Ya da hayattan kısmak.
Ve bir ülkenin emeklisi hayattan i kısmaya başlamışsa, orada sorun yalnızca maaş değil, sistem sorunudur.