Dünya bugün ekonomik sıkıntılarla, küresel krizlerle ve giderek ağırlaşan hayat şartlarıyla boğuşuyor. Bir tarafta yükselen akaryakıt fiyatları, diğer tarafta her gün biraz daha artan gıda, kira ve temel ihtiyaç giderleri… İnsanlar artık hayatını kolaylaştırmak için değil, ay sonunu getirebilmek için mücadele ediyor.

Eskiden insanlar arabasına biner, işine gider, sevdiklerini ziyaret eder, ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılamaya çalışırdı. Bugün ise otomobilin kontağını çevirmeden önce bile defalarca düşünüyor. Çünkü akaryakıt fiyatları öyle bir noktaya geldi ki, insan kendi kendine soruyor: “Bu yolculuğun bana maliyeti ne olacak?”

Bir günlük otomobil masrafı, kimi ailelerin akşam sofrasına koyacağı ekmeğin, alacağı birkaç temel gıda ürününün parasına denk gelebiliyor. İşte asıl mesele de burada başlıyor. İnsanlar artık harcamalarını ihtiyaçlarına göre değil, ceplerindeki paranın yetip yetmeyeceğine göre belirliyor.

Türkiye de bu küresel ekonomik sıkıntılardan nasibini alıyor. Pahalılık, dar gelirlinin hayatını her geçen gün daha da zorlaştırıyor. Maaşlar, fiyatların gerisinde kalırken vatandaşın alım gücü eriyor. Market alışverişi, fatura ödemek, ulaşım masraflarını karşılamak başlı başına bir hesap kitap işine dönüşüyor.

Hele bir de asgari ücretle çalışan, kirada oturan bir aileyi düşünün…

Ayın başında alınan maaşın önemli bir bölümü daha eve girer girmez kiraya gidiyor. Ardından elektrik, su, doğalgaz, ulaşım ve mutfak masrafları geliyor. Çocukların okul ihtiyaçları, sağlık giderleri, beklenmedik harcamalar da eklenince geriye ne kalıyor?

Çoğu zaman insanın kendisine ayırabileceği bir para bile kalmıyor. Bir aile, bütün ay çalışmasına rağmen temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa burada yalnızca ekonomik bir sorun değil, toplumsal bir sıkıntı da var demektir.

İnsanlar lüks peşinde değil. Kimse her gün dışarıda yemek yemek, pahalı otomobillere binmek ya da gösterişli bir hayat sürmek istemiyor. İnsanların beklentisi çok daha temel: Çalıştığının karşılığını alabilmek, evine huzurla ekmek götürebilmek, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayabilmek ve yarınından endişe etmeden yaşayabilmek.

Bunlar bir insanın en doğal hakları değil mi?

Ekonomik sıkıntıların yükü yalnızca dar gelirlinin omuzlarında kalmamalı. Ücretlerin alım gücünü koruyacak adımların atılması, kira ve temel ihtiyaç giderlerinin vatandaşın bütçesini tüketmesinin önüne geçilmesi gerekiyor. İnsanların çalışarak geçinebileceği, üretimin ve emeğin karşılığını bulacağı bir düzen hepimizin ortak beklentisi olmalı.

Elbette dünyadaki krizlerin bir günde sona ermesini beklemek gerçekçi değil. Ancak vatandaşın yaşadığı sıkıntıları görmezden gelmek de çözüm değil. Ekonomik kararların merkezinde insanın, ailenin ve emeğin olması gerekiyor.

Bugün toplumun büyük bir kesimi aynı dileği taşıyor: Fiyatlar makul seviyelere gelsin, kazançlar insanları geçindirsin, akaryakıt ve temel ihtiyaçlar ulaşılabilir olsun. İnsanlar otomobiline binerken, markete giderken ya da ay sonunu hesaplarken bu kadar kaygı duymasın.

Çünkü refah, yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Refah; insanın evinde huzur bulması, sofrasında eksik olmaması ve geleceğe umutla bakabilmesidir.

Dileğimiz, bu ağır ekonomik koşulların bir an önce geride kalması, insanların rahat bir nefes alması ve hak ettikleri yaşam standartlarına kavuşmasıdır.

Unutmayalım; bir ülkede insanların en büyük derdi evine ekmek götürebilmekse, o insanların yüzünü güldürmek hepimizin ortak sorumluluğudur.