Türkiye'nin sosyal güvenlik tarihinde son yılların en çok konuşulan, tartışılan ve milyonların hayatını doğrudan etkileyen düzenlemelerinin başında kuşkusuz EYT (Emeklilikte Yaşa Takılanlar) geliyor. Yıllarca meydanlarda, sokaklarda hak arayan milyonlar, 8 Eylül 1999 öncesi sigorta başlangıç şartını sağladıkları için nihayet emeklilik kapısını araladı. Bu, uzun süren bir mücadelenin zaferiydi; hak ettikleri huzura kavuşan kesim için büyük bir rahatlama oldu.

Ancak hayatın matematiği her zaman adil çizgilerle ilerlemiyor. Her büyük düzenlemenin, her kesin çizginin arkasında mağdurlar, sistemin keskin bıçağına takılan yeni "marjinaller" kalır. EYT yasası çıktığında da tam olarak bu oldu: Birkaç gün, birkaç ay, hatta bazen sadece bir günlük farkla düzenlemenin dışında kalanlar.

Bir Günün Bedeli: Otuz Yıl Çalışma Hayatı

Hukukta ve idari işlemlerde "milat" kabul edilen tarihler kaçınılmazdır. Bir kanun çıkarken bir başlangıç noktası konulmak zorundadır. Ancak söz konusu emeklilik gibi insan ömrünün yarısını ipotek altına alan bir hak olduğunda, 8 Eylül 1999 ile 9 Eylül 1999 arasındaki o tek günlük fark, trajikomik bir adaletsizliği doğuruyor.

Sabah işe girenle, akşam işe giren ya da sigortası birkaç gün geç tescil edilen vatandaş ile bir gün önce başlayan vatandaş arasında 17 ila 20 yıla varan yaş şartı farkı oluştu.

Düşünün ki; aynı okuldan mezun olmuş, aynı gün iş hayatına atılmış, belki de aynı fabrikada yan yana ter dökmüş iki insan. Biri işlemlerinin zamanında yapılması sayesinde emekli olup torun severken, diğeri sırf bürokrasi kurbanı olduğu ya da staj/çıraklık sigortası emeklilikten sayılmadığı için 60 yaşına kadar çalışmak zorunda bırakılıyor. Bu durum, vicdanlarda ve adalet duygusunda derin bir yara açtı.

"Staj ve Çıraklık" Mağduriyeti: İlk Göz Ağrısı Ama Sayılmayan Emek

EYT tartışmalarının en can yakıcı alt başlıklarından biri de şüphesiz staj ve çıraklık sigortası mağdurları. Mesleki liselerde, çıraklık eğitim merkezlerinde devlet eliyle sigorta kartları verilen, ellerine geçen küçük paralarla çalışma hayatına adım atıp prim numarası alan bu gençler, bugün o günlerin "sağlık sigortası" sayıldığını, "emeklilik primi" olmadığını öğrendiklerinde büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar.

O gün stajyer ya da çırak olarak tezgah başına geçenler, fiilen çalışıyor, iş kazalarına karşı sigortalanıyorlardı. Ancak iş emekliliğe geldiğinde bu başlangıçlar yok sayıldı. "İlk işe giriş" olarak kabul edilmeyen staj sigortası, yüz binlerce insanın EYT’yi kıl payı kaçırmasına neden oldu.

Kademeli Adalet Arayışı

EYT’yi kaçıranların en temel haklılık gerekçesi "istemezik" mantığı değil; kademeli ve hakkaniyetli bir geçiş talebidir. 1999 reformu (4447 sayılı Kanun) ani ve geriye işletilen kurallarla insanlara yaş şartı getirdiğinde büyük bir mağduriyet yaratmıştı. EYT yasası bu mağduriyetin bir kısmını giderdi ancak hemen sonrasındaki kuşağı (9 Eylül 1999 ve sonrasında işe başlayanları) adeta onlara verilen faturanın da taşıyıcısı haline getirdi.

Bugün 2000 sonrası sigortalı olan bir çalışan, 9 Eylül 1999'da işe girenden sadece bir gün sonra başladığı için neredeyse 20 yıl daha fazla prim ödemek ve yaş beklemek zorunda kalıyor. Bu sürdürülebilir veya izah edilebilir bir adalet ölçüsü değildir.

Ne Yapmalı?

Hak aramak, başkasının hakkını gasp etmek anlamına gelmez. EYT’lilerin mücadelesi nasıl meşru ve haklı idiyse, sistemin kurbanı olan kademeli emeklilik bekleyenlerin sesi de o kadar kulak verilmesi gereken bir sestir.

Çözüm zor değil:

1. Kademeli Geçiş Sistemi: 8 Eylül 1999 sonrası için de tıpkı geçmişte olduğu gibi adil, kademeli bir yaş tablosu oluşturulabilir.

2. Staj ve Çıraklık Sorunu: Genç yaşta meslek öğrenmek için ter dökenlerin o dönemdeki sigorta başlangıçları, emeklilik hesabına dahil edilebilir.

3. Gün Farkı Adaletsizliği: Sosyal güvenlik sistemindeki bu keskin kesitler, toplumsal barışı zedelemeyecek şekilde esnetilebilir.

Unutulmamalıdır ki, sosyal devlet ilkesi vatandaşını mağdur etmek için değil, onu korumak için var olmalıdır. EYT kapısı açıldı ama arkada kalan binlerce insanın sesi hâlâ boşlukta yankılanıyor. Adalet, sadece bir zümrenin değil, tüm çalışanların omuzlarında yükseldiği sürece gerçek anlamını bulacaktır. Ve o kapı, tüm mağdurlar adaletle kucaklaşana kadar tam anlamıyla kapanmış sayılmaz.Sözlerimide şu anlamlı atasözü ile bitirmek istiyorum.

"Biri yedi, biri ezildi; ortada adalet silindi."