Sanayici deyince, aklınıza ne geliyor? Patron, para, lüks yaşam, görkemli evler, arabalar, şan, şöhret dersiniz herhalde... Bu konuda herkes hemfikirdir.
Diğer yandan, özellikle son 5 yıl için klişe hale gelen, zengin daha da zengin, fakir daha da fakirleşti sözünün, bir çok kişi açısından tartışıldığı bir gerçek.
Neden mi? Gelin biraz sesli düşünelim.
Gaziantep özelinden gidelim. Burası sanayi şehri. OSB'de binlerce işletme var. Yüzbinlerce de çalışan. Gaziantep OSB'nin yaşadığı sıkıntı herkesin malumu. Gerileyen ihracat, düşen kapasiteler, her geçen gün azalan istihdam rakamları ortada. Gelinen noktada, ekonomi yönetiminin düşük kur yüksek faize dayalı sıkı para politikası kadar, sanayicinin özellikle pandemi döneminde paranın ucuz olduğu dönemde kullandığı kredileri, yatırım, yüksek teknolojiye geçiş yerine, gayrimenkul ve kur korumalı sistemde kullanmasının da etkisi var. Bunları defalarca yazdığım için bugün yeniden irdelemeyeceğim.
Ben bugün bambaşka bir konuya değinmek istiyorum:
Sanayicilikten kaçış…
Yukarıda yazdım.
Sanayici deyince aklımıza patron, para, lüks yaşam, görkemli evler, arabalar, şan ve şöhret geliyor ya…
İnanın, artık bunların hepsini unutun.
Sanayici demek artık birçok kişi için borç, stres ve sıkıntı demek.
İnanın abartmıyorum.
Uzaktan gördüğünüz o şatafatlı yaşam, lüks arabalar, büyük evler… Hepsi artık göründüğü kadar parlak değil.
Gaziantep’te sanayicilerin yüzde 95’inin borç batağında olduğu konuşuluyor. Üstelik bu borçlar öyle böyle de değil.
O gördüğümüz devasa tesisler, lüks arabalar, evler… Birçoğunun üzerinde banka ipoteği var. Daha doğrusu, bugün sahip olunan birçok varlığın arkasında bankaların alacakları bulunuyor.
Daha da vahimi nedir biliyor musunuz?
“Nasıl olsa malım, mülküm var. İşletmeyi kapatır, çekip giderim” demek artık kimsenin elinde değil.
Çünkü yükümlülük altına girilen devasa borçlar var. Kimse öyle ceketini alıp çıkabilecek durumda değil.
Açık söyleyeyim…
Sanayici banka borcunu, kredi borcunu, vergi borcunu geçtim; elektrik borcunu bile ödeyemez hale geldi.
Bizzat bildiğim, elektrik borcunu ödeyemeyen öyle anlı şanlı firmalar var ki, duysanız “Yok artık!” dersiniz.
İşte en son Uslu Group’un başına gelenleri hep beraber gördük.
300 milyon dolara yaklaşan borç, son olarak çekin yazılması ve Finansal Yeniden Yapılandırma başvurusu…
İş artık başka bir noktaya geldi.
Geçtiğimiz günlerde Uslu Group’a müşteri olarak gelen İstanbul merkezli bir firmanın, şirketin bilançosunu inceledikten sonra satın almaktan vazgeçtiği konuşuldu.
Hafta içinde okuduk.
Gaziantep’in en büyük firması Sanko Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Adil Sani Konukoğlu bile Sanko’daki kapasite düşüşünü gizlemiyor, açık açık ifade ediyor.
Yani tablo artık saklanabilecek, üzeri örtülebilecek bir tablo olmaktan çıkıyor.
Dedim ya…
Sanayici sıkıntılı.
Sanayici stresli.
Sanayici borcunu nasıl ödeyeceğini kara kara düşünüyor.
Ve belki de en önemlisi…
Sanayici mutsuz.
Bırakın geleceği, birkaç ay sonrasını bile göremez noktada.
İşte tam da böyle bir ortamda bambaşka bir sorun ortaya çıkıyor:
Sanayicilikten kaçış…
Evet.
Gaziantep’te gelecek planlayan birçok kişi artık hayat planına sanayiciliği, üretimi ve ihracatı dahil etmiyor.
Bunun yerine hizmet sektörüne yöneliyor.
Gaziantep’te sanayicilikten hizmet sektörüne doğru hızlı bir geçiş gözlemliyoruz.
Son dönemde hizmet sektöründe kulağımıza gelen milyonlarca liralık dükkan devirleri, milyonluk kiralar adeta dudak uçuklatıyor.
Rakamlar öyle böyle değil. Gerçekten dudak uçuklatacak seviyelere gelmiş durumda.
Gaziantep gibi gastronominin öne çıktığı bir kentte, sıcak paranın döndüğü hizmet sektörü şu sıralar oldukça revaçta.
Hele bir de mekan tuttu mu…İşler bambaşka bir noktaya gidiyor.
Bir zamanlar Gaziantep’te gençlerin hayali, babasının fabrikasını büyütmek, yeni bir üretim tesisi kurmak, ihracat yapmak, yeni pazarlar bulmaktı.
Bugün ise bazı gençlerin hayali çok daha farklı.
Bir mekan açmak… İyi bir lokasyon bulmak Gastronomi sektörüne girmek…
Çünkü üretimde yıllarca uğraşıp elde edilemeyen kazancın, bazı durumlarda hizmet sektöründe çok daha kısa sürede elde edilebildiği düşünülüyor.
İşte asıl tehlike de burada başlıyor.
Bir kentin sanayiden hizmet sektörüne yönelmesi elbette başlı başına kötü bir şey değil. Gastronomi, turizm, perakende ve hizmet sektörü de kentin ekonomisine ciddi katkı sağlar.
Ancak mesele, üretimden vazgeçme noktasına gelindiğinde başlıyor.
Çünkü fabrika kapanırsa yalnızca bir işletme kapanmış olmuyor. İstihdam azalıyor. İhracat düşüyor. Yan sanayi etkileniyor. Esnaf etkileniyor.
Nakliyeci, tedarikçi, çalışan, hatta o fabrikanın çevresindeki yüzlerce küçük işletme bundan payını alıyor.
Bir restoranın kapanması elbette önemlidir.
Ama bir fabrikanın kapanmasının ekonomik etkisi çok daha geniş bir alana yayılır.
Bu nedenle Gaziantep’in önümüzdeki yıllarda nasıl bir ekonomik şehir olacağı sorusu, aslında hepimizin sorusu.
Sanayisini koruyabilen, üretimini artırabilen ve aynı zamanda gastronomisini, turizmini ve hizmet sektörünü büyütebilen bir Gaziantep mi?
Yoksa fabrikaların yerini mekanların, üretim tesislerinin yerini dükkanların aldığı başka bir Gaziantep mi?
Bugünden kesin bir cevap vermek mümkün değil.
Ama sokakta, sanayide ve iş dünyasında konuşulanlar bize önemli bir değişimin yaşandığını gösteriyor.
Bir zamanlar “Sanayi kenti Gaziantep” diyorduk.
Şimdi ise giderek daha fazla “Gastronomi kenti Gaziantep” diyoruz.
Gastronomi kentimizle elbette gurur duyacağız.
Ama bir şeyi de unutmamak gerekiyor:
Gaziantep’in sofrasını büyütürken fabrikasını küçültmemek zorundayız.
Çünkü gastronomi kentin vitrinidir; sanayi ise ekonominin omurgasıdır.
Ve Gaziantep’in geleceği, bu ikisinden birini seçmekten değil, ikisini birlikte büyütebilmekten geçiyor.