Ekim ayının ortaları, cuma sabahıydı…Gün ışırken kalktım. Arabamla tabakhaneye gittim. Aracımı Kale altında uygun bir yere park ettikten sonra Naip Hamamından Alinacar Camiine doğru küçük adımlarla gezime başladım. Hava serindi. Tahtani Camiinden, Kır kahvesine geldiğimde sararmaya başlamış yapraklarıyla heybetli dut ağacı, altında Kumandan Çeşmesi tarihin şahitleri gibi    sizi karşılıyordu. Oradan Kale kapısına doğru yokuş yukarı yürürken, sol yanınızda tüm heybetiyle Antep kalesi, hemen sağında kale eteklerinde yan yana dizili dükkanlar, eski Antep evleri zamana inat geçişimizi yaşatıyorlardı.   Yokuşun ortalarına geldiğinizde Sağda Şirvani Cami tüm güzelliği ile sizi selamlarken, şadırvanın üzerindeki kuşların cıvıldaşması günün başladığını müjdeliyorlardı.  Hişvahan’ın önüne vardığımda yıllar öncesinde kale eteklerinde kurulan Köylü garajı geldi hatırıma. Burnu kesik Kamyonlarda, minibüslerde ve köy otobüsleri üzerinde çevre köylerden komisyonculuk yapan dükkanlara mahralar dolusu meyveler, kaslar dolusu sebzeler, çuvallar dolusu ceviz, fıstık, nohut mercimek, külekler dolusu yoğurtlar, sepet sepet yumurtaların getirildiği günler geldi gözlerimin önüne.

Kale duvarlarının soğuk taşlarına dokunduğumda eski sahiplerinin sesleri kulaklarımda yankılanır gibiydi. 

Sabahın bu erken saatinde gök yüzünde kar beyaz bulutlar, hallaç ustasının elinde atılmış pamuk küleleri gibi gökyüzüne serpilirken, kaflalar halinde uçan güvercinlerin ayaklarına takılı halhalların büyülü sesi, başlayan güne ayrı bir güzellik katıyordu. 

Kale, kale çevresine inci tanesi gibi dizilmiş hanlar, hamamlar, camiler, Türk Tepede çifte minare ve nazlı nazlı dalgalanan Türk bayrağı bir ressamın elinden çıkmış tablo hissini uyandırırken, seyrine doyum olmuyordu.       

Sabahın sessizliği ve serinliği insana huzur veriyordu. Uykularından uyanan sokak kedilerinin, köpeklerin çöplükte karın doyurma telaşı…” Bismillah!” deyip kepengini açan esnafın “siftah senden bereket Allahtan!” deyip” darabanlarını kaldırması görülmeye değerdi.

Kalenin güney yönündeki     bakırcı, Sedefçi, kömürcü esnafı “Sabah şerifleriniz hayrola” deyip, selamlaşıp işe başlarken, minibüslerle Sof’dan, çevre köylerden gelen; domates, balcan, biber, haylen kabağı, elma, alıç, acur, çuvalları üzüm kasaları dükkân önlerine indiriliyordu.

Hönüsü, Antep’e en geç yetişen üzüm cinsidir. Üzümlerin hası, sultanı Hönüsü de Kalealtına gelmişti. Kasa kasa Hönüsü dükkân önlerinde indirilirken, Ali usta gecenin ayazını yemiş, rengi koyu vişneye dönmüş, teni dumanlanmış hünüsüden   bir salkım aldı, bana uzattı.” Sabah sabah eyi gider yoorum!” derken…Ben de;” bi dakka ağaem!” dememle birlikte …Seğirttim, bir koşu köşedeki fırından yeni çıkmış burcu burcu kokan, yüzü lale gibi kızarmış tırnaklı ekmekten üç tane, Pendirciden altı topak “Antep pendirini alıp  döndüm.  Ali usta; “ağzının dadını biliin ağaem!” derken, gülüştük.

Üzüm yıkandı, pendir dilimlendi, ekmek ortaya inerken ağzıma attığım bir tek habbe Hönüsü üzüm damağımdan dimağıma giden yolda beni kendimden geçirmeye yetti.

Bu sabahki küçük gezim unuttuklarımı hatırlatmış…Hönüsü üzüm, Antep pendiri, dırnaklı ekmek ziyafeti her şeye değmişti.

Yazan:İ.Alisinanoğlu

Fotoğraf:İ.Alisinanoğlu