Sabah namazı vaktinde çalmasa da ona yakın bir saatte uyanılan, uykulu gözlerin kahve fincanıyla buluştuğu o "okula hazırlık" maratonu... Eskiden her şey netti. Lacivert etek-ceketler, gri pantolonlar, boyuna kadar iliklenen yakalar, örülmüş ya da düzgünce taranmış saçlar... "Öğrenci" dediğin uzaktan bakıldığında teftişe gelen müfettiş gibi dururdu. Şimdi ise durum biraz farklı. Kapıda öğrencisini bekleyen bir veli değil de, sanki moda haftası defilesi izleyen bir organizatör gibi hissediyor insan kendini.

Geçtiğimiz günlerde bir lisenin çıkış saatine denk geldim. Uzaktan gelen kalabalığı izliyorum; ortalıkta bir okul manzarası var ama öğrenciden başka her şeye benziyor. Kimi kuaförden yeni çıkmış fönlü saçlarıyla rüzgara meydan okuyor, kimi yüzündeki profesyonel makyajla "Ben lisede değil, aslında bir dizi setinde başrolüm" havası veriyor. Saçın modeline mi takılalım, sakalın kesimine mi, yoksa kafadaki tokalara ve takılara mı?

Yönetmelikler var, kurallar kağıt üstünde duruyor durmasına da; uygulama alanına gelince işler bambaşka bir boyuta geliyor. Peki, bu denetimsizliğin faturasını kim ödeyecek? "Bırakın gençler kendilerini ifade etsin, özgürlük önemli" diyenler haklı olabilir; fakat özgürlük ile okul ortamının ciddiyetini birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Tarz mı, Okul mu?

Öğrenci, okulun kapısından içeri adım attığı an itibarıyla bilgiyle, bilimle ve disiplinle hemhal olması gereken bireydir. Tabii ki gençlerin tarz sahibi olması, kendilerini keşfetmesi güzel şey. Lakin saçın rengi gökkuşağının tüm tonlarını barındırıyorsa, sakallarımız sanki yas tutmuşmuş gibi uzatmışsak ve takılar koridorda metal detektörünü öttürecek boyuta ulaştıysa, burada başka bir gariplik var demektir.

Makyaj meselesi ise artık ayrı bir sanat dalı haline geldi. Sabah saat sekizde sınıfa giren bir gencin yüzündeki kontür, aydınlatıcı ve eyeliner detayı, profesyonel makyaj artistlerine parmak ısırtacak düzeyde. Soru sorsan "Hocam, kendimi böyle iyi hissediyorum" cevabını alırsınız. Hissedin tabii ki, lafımız yok; ama burası müsabaka sahası değil, eğitim yuvası.

Denetim Kimin Üzerinde?

Asıl mesele şu: Bu durumu kim denetleyecek? Öğretmenler mi? Zavallı öğretmenler zaten ders yetiştirmekten, müfredat bitirmekten, veli toplantılarından ve bürokrasiden başını kaldıramaz hale geldi. Bir de kapıda "Senin saçın neden böyle, o küpeyi çıkar" nöbeti tutmak zorunda bırakılıyorlar. Sonra da "disiplinsiz" ya da "katı" ilan edilen yine o öğretmenler oluyor.

İdareciler deseniz, elleri kolları bağlı. Veliyle karşı karşıya gelmemek için görmezden gelinen küçük detaylar, bir süre sonra kontrol edilemez bir çığ gibi büyüyor. Aileler ise "Çocuğum mutlu olsun, bırakın tarzını yansıtsın" diyerek ipin ucunu tamamen bırakmış durumda.

Eğitim sadece kitap sayfalarından ibaret değildir. Okul, aynı zamanda toplumsal kurallara uyum sağlamanın, sınırları bilmenin ve ortak yaşam alanlarına saygı duymanın ilk provasıdır. Herkesin kafasına göre takıldığı, kuralların esneklik kurbanı olduğu bir düzen, nihayetinde disiplinsizliği ve aidiyet duygusunun zayıflamasını beraberinde getirir.

Kısacası; aynaya baktığımızda gördüğümüz bir lise ya da ortaokul öğrencisinden ziyade, hayatın hızına erken kapılmış küçük birer influencer gibi. Bu gidişata "Dur" denmezse, yakında okul forması yerine abiye ve smokinle derse girenlerimizi de görürsek şaşırmayalım.