50 yıllık sanayi geçmişi bulunan, “Anadolu Kaplanı” denildiğinde akla ilk gelen şehirlerden biri olan, 10 milyar doları aşan ihracat rakamıyla ihracatçı şehirler arasında ilk beşte yer alan ve nüfusunun yüzde 30’undan fazlasını OSB’de istihdam eden Gaziantep’te sanayi “bittim, bitiyorum” diyor… Haberiniz olsun.

Acı ama maalesef gerçek bu.

Bu kent, 5 Nisan kararlarının alındığı 1994 krizini gördü.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlatmasıyla patlak veren 2001 ekonomik krizini yaşadı.
2005’de çevre iller teşviklerle desteklenirken teşviksiz kalmanın sancısını çekti.
2009’daki mortgage kaynaklı küresel krizle karşılaştı.
2013’te Gezi eylemleri, kaset kumpasları ve 2016’daki darbe kalkışması ABD-FETÖ işbirliğiyle ekonomik darbenin canlı şahidi oldu…
2020 pandemisi ve 2023 depremi de cabası…

Gaziantep, tüm bu süreçleri iliklerine kadar yaşadı. Ancak müteşebbis ruhuyla her defasında ayağa kalktı; krizleri fırsata çevirerek güçlenerek çıktı. Hele pandemi dönemi, resmen altın çağını yaşadı.

Ancak son iki yıldır adı konulamayan bir ekonomik buhran var. Kriz mi desek, daralma mı, küçülme mi? Artık adını siz koyun. Belki de popülist ekonomi politikalarının iflası…

Bugün Gaziantep, geçmişte yaşadığı hiçbir dönemde olmadığı kadar sıkıntılı, durağan ve en önemlisi geleceğe dair umutsuz bir tabloyla karşı karşıya. Çarklar belki dönüyor, üretim sürüyor, ihracat küçük düşüşlerle de olsa devam ediyor. Ancak yeni yatırım almayan, mevcut yatırımlarını yenilemeyen bir sanayi yapısı, müteşebbis ruhunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya.

Ez cümle; bir kent göz göre göre “Anadolu Kaplanı” unvanını terk ediyor, sanayici kimliğini tarihe gömme riski yaşıyor.

Ülkenin sürekli değişen ekonomi politikaları, her değişimde yeniden başa dönülmesi ve siyasi popülizm gelinen noktanın en önemli nedenleri arasında. Ancak tüm sorumluluğu yalnızca politikalara yüklemek de gerçekçi olmaz. Sanayici de bu süreçte tamamen masum değil.

Pandemi döneminde neredeyse bedavaya verilen milyarlarca liralık kredilerin üretim ve yatırıma dönüşmek yerine gayrimenkule yönlendirilmesi…
Devletten sıfıra yakın vadelile alınan kredilerin Kuk Kovalı sisteme yönlendirip uçuk faiz gelirleri ile devletin bugün yaşandığı sıkıntıların ilk tohumlarının ekilmesi…
Belki de en önemlisi, katma değerli ve ağır sanayiye yönelmek yerine geleneksel üretim anlayışında ısrar edilmesi… Yenilikçilikten ve inovasyondan uzak kalınması… Tüm bunlar bugün gelinen tablonun önemli nedenleri arasında yer alıyor.

İşte bu hatalar silsilesiyle Anadolu Kaplanı olarak anılan Gaziantep, önce müteşebbis ruhunu kaybetti; şimdi ise sanayici kimliği tehlike altında.

Hal böyleyken, bitmek üzere olan sanayiyi yeniden ayağa kaldırmanın yolları konuşulması gerekirken, hâlâ popülist projeler ve gerçeklerden kopuk hayaller gündeme geliyor. Gaziantep-Kilis Ortak Organize Sanayi Bölgesi’den bahsediyorum. Şebdik şeker olduk derler ya, Gaziantep’i kurtardık da Polateli kaldı. Bu projenin amacını da hedefini de ilk günden bugüne anlamış değilim. Sanayi altyapısı Gaziantep’te, nitelikli iş gücü Gaziantep’te, geniş arazi imkânı yine Gaziantep’teyken; mevcut yapıyı güçlendirmek yerine yeni arayışların ne kadar doğru olduğu tartışmalı.

Bugün hangi sanayicinin kapısını çalsanız, duyacağınız sözler aynı: belirsizlik, daralma ve gelecek kaygısı… Üstüne bir de her yıl Ocak-Şubat dönemlerinde geleneksel hâle gelen işçi maaşı tartışmaları ve buna eşlik eden provokatif girişimler… OSB’de ücret artışlarına yönelik küçük hareketlenmeler yeniden başladı. Bu noktada herkesin sağduyulu olması, emeğin hakkını korurken üretimin devamlılığını da gözetmesi gerekiyor.

Çünkü unutulmamalıdır ki; sanayi yalnızca fabrikaların bacası değildir. Sanayi, bir kentin umudu, emeği, geleceği ve kimliğidir. Gaziantep eğer yeniden ayağa kalkacaksa, bunun yolu popülizmden değil; akılcı politikalardan, üretim odaklı yatırımlardan ve yeniden diriltilecek müteşebbis ruhundan geçer.

Aksi halde bugün OSB’de duyulan bu sessiz çığlık, yarın tüm kentin yankılanan feryadına dönüşebilir.