Eğitimde ülke olarak önemli adımlar atılıyor. Pilot bölgeler belirleniyor, okulların fiziki şartları iyileştiriliyor, akademik başarıyı artırmak adına projeler geliştiriliyor. Tüm bunlar elbette kıymetli. Ancak eğitim sadece bina yapmakla, teknoloji getirmekle ya da müfredat düzenlemekle tamamlanan bir süreç değildir. Eğitimin en temel unsuru insan, yani öğrenci ve öğretmendir.
Ne yazık ki son günlerde yaşanan olaylar, bu gerçeği bir kez daha acı şekilde yüzümüze çarptı. Siverek’te yaşanan üzücü olayın ardından, Kahramanmaraş’ta bir öğretmenin hayatını kaybetmesi, üç öğrencinin yaşamını yitirmesi ve birçok öğrencinin yaralanması hepimizi derinden sarstı. Daha da düşündürücü olan ise bu saldırıların aynı okulda eğitim gören öğrenciler tarafından gerçekleştirilmiş olmasıdır.
İnsan sormadan edemiyor.. Ne oluyor bize?
Okullar; bilgi öğrenilen yerler olduğu kadar, aynı zamanda değerlerin öğretildiği, karakterin şekillendiği, insan olmanın öğrenildiği kutsal mekânlardır. Öğretmenler ise bu yolculukta sadece ders anlatan kişiler değil, aynı zamanda birer rehber, birer rol modeldir. “Eli öpülesi” diye tarif ettiğimiz öğretmenler ile öğrenciler arasında bu denli büyük bir kopuşun yaşanması, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir toplumsal sorundur.
Bugün gelinen noktada şunu açıkça konuşmak zorundayız.. Eğitim sistemimizde akademik başarıya odaklanırken, öğrencilerin ruhsal dünyasını ihmal mi ettik?
Gençlerimiz; aile içi sorunlar, sosyal medya baskısı, gelecek kaygısı ve iletişimsizlik gibi birçok problemle baş etmeye çalışıyor. Ancak çoğu zaman bu sorunları konuşabilecekleri, kendilerini ifade edebilecekleri sağlıklı alanlar bulamıyorlar. İşte tam da bu noktada okulların rolü daha da kritik hale geliyor.
Artık sadece matematik, fizik, edebiyat yetmiyor.
Okullarda psikolojik danışmanlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, öğrencilerin duygu yönetimi, öfke kontrolü ve empati becerileri üzerine daha fazla eğitim alması kaçınılmaz bir ihtiyaç haline gelmiştir. Belki de artık “psikoloji” ya da “duygusal farkındalık” derslerini ciddi anlamda müfredatın bir parçası olarak düşünmenin zamanı gelmiştir.
Çünkü mesele sadece bilgi değil, insan yetiştirmektir.
Unutulmamalıdır ki; bir öğrencinin kalbine dokunamayan hiçbir eğitim sistemi, tam anlamıyla başarılı olamaz. Öğretmen ile öğrenci arasındaki bağ zayıflarsa, eğitim de anlamını yitirir.
Yaşanan bu acı olayların bir daha tekrar etmemesini diliyoruz. Ama sadece dilemek yetmez. Hep birlikte, aileler, öğretmenler, yöneticiler ve toplum olarak sorumluluk almak zorundayız.
Çocuklarımız okula korkuyla değil, umutla gitmeli.
Okullar silahların değil, kalemlerin konuştuğu yerler olmalı.
Ve bizler, bu gerçeği yeniden inşa etmek zorundayız.