Son dönemde Orta Doğu coğrafyasında artan gerilim, sadece bölge ülkelerini değil, tüm dünyayı etkileyen bir dalga oluşturdu. ABD, İran ve İsrail arasında yaşanan her kriz, zincirleme bir etkiyle küresel ekonomiyi sarsıyor. Bu sarsıntının en hızlı hissedildiği alan ise hiç şüphesiz enerji ve akaryakıt fiyatları oluyor.
Petrolün kalbi sayılan Hürmüz Boğazı üzerindeki en küçük bir tehdit bile piyasaları altüst etmeye yetiyor. Çünkü dünya petrolünün önemli bir kısmı buradan geçiyor. Hal böyle olunca, bölgede yaşanan her gerginlik pompaya doğrudan zam olarak yansıyor.
Bugün geldiğimiz noktada tablo gerçekten düşündürücü. Mazotun 70 TL’yi aşması, benzinin 62 TL seviyelerine dayanması artık sıradan bir haber haline geldi. Sürekli gelen zamlar, vatandaşın cebini yakarken psikolojik olarak da ciddi bir yorgunluk oluşturuyor. “Zam gelecek mi?” sorusu yerini “Bu kez ne kadar gelecek?” endişesine bırakmış durumda.
Eskiden araç sahibi olmak bir konfor, bir özgürlük göstergesiydi. Bugün ise adeta bir maliyet kalemine dönüştü. Kontağı çevirdiğiniz an başlayan bir gider zinciri… Yakıt, bakım, sigorta, cezalar… Üstelik artık “en ucuz” olarak görülen LPG bile 30 TL’nin üzerine çıkmış durumda. Yani vatandaşın kaçabileceği bir alternatif de kalmadı.
Bu durumun sosyal yansımaları da göz ardı edilemez. Trafikteki araç sayısında azalma, şehir içi hareketliliğin düşmesi, hatta insanların zorunlu olmadıkça araç kullanmaktan kaçınması… Tüm bunlar ekonominin farklı alanlarını da dolaylı olarak etkiliyor. Çünkü ulaşım, hayatın merkezinde yer alan bir unsur.
Elbette bu tablo sadece yerel politikalarla açıklanamaz. Küresel bir krizle karşı karşıyayız. Ancak bu, hiçbir şey yapılamayacağı anlamına da gelmez. Alternatif enerji kaynaklarına yönelmek, toplu taşımayı daha cazip hale getirmek, vergi politikalarını gözden geçirmek gibi adımlar artık bir tercih değil, zorunluluk haline gelmiştir.
Vatandaşın beklentisi çok net: Öngörülebilirlik ve istikrar. İnsanlar yarın neyle karşılaşacağını bilmek istiyor. Çünkü belirsizlik, zamdan daha yıpratıcı bir hale gelmiş durumda.
Orta Doğu’da atılan her adım, sadece o coğrafyada değil, bizim cebimizde, mutfağımızda ve direksiyon başındaki hayatımızda da hissediliyor. Dileğimiz, bölgedeki tansiyonun bir an önce düşmesi ve bu ekonomik fırtınanın dinmesi. Çünkü bu yükü en çok hisseden yine dar gelirli vatandaş oluyor.