Telefonun, bilgisayarın ve hazır oyuncakların çocukların hayatına henüz girmediği yıllarda Gaziantep sokakları adeta büyük bir oyun alanıydı. Çocuklar oyuncağını çoğu zaman kendisi yapar, oyununu kendisi kurar, kurallarını da yine kendisi belirlerdi.
Mahallede bir çocuğun cebindeki birkaç gülle bile arkadaşlarını etrafına toplamaya yeterdi.
“Naal, mık. Sırsiki, kırkiki, kırküç, kırkdört…”
“Mereyi, dik.”
“Cızgıy birez beriden cız.”
“Höör…”
“Culluplu gülle oynıyak mı?”
“Ver lan güllelerimi... Oynameeym. Zaten sen cullukcusun.”
Sokaklar çocukların oyun alanıydı
Mahallede oyun başlayacağı zaman çocukları bir araya getirmek için uzun uzun çağrı yapmaya gerek yoktu. Birinin seslenmesi yeterdi:
“Mahallemin uşakları düzülün. Eşleşek, herkes eşini seçsin ağam. Şık Maamed sen yanıma gel.”
Hangi oyunun oynanacağı konusunda anlaşmazlık çıkması da oyunun bir parçasıydı.
“Biz kızmıyız oğlum, hakeke oynıyak.”
“Lan ip, ip ilmeden evde oynanır, sokakta deel.”
Gülle, hakeke, Gak Gak, çember ve daha nice mahalle oyunu, Gaziantep çocuklarının gününü doldururdu. Küslükler uzun sürmez, az önce gülle yüzünden kavga eden çocuklar biraz sonra başka bir oyunda aynı takımda buluşurdu.
Oyuncağını kendi yapan çocuklardı
Hazır oyuncak almak her ailenin imkânı dahilinde değildi. Ama bu durum çocukların oyuncaksız kaldığı anlamına gelmiyordu. Mahallede bulunan malzemeler kısa sürede bir arabaya ya da tabancaya dönüşebilirdi.
“Bizim evin üstbaşında bir piskiletci var. Bana eski bilya verecek. İki tene de galip taktası bulduk mu araba tamam. Mööddün. Sen de kekiç, mık getirirsin.”
Mahallenin marangozu da çocukların gözünde ayrı bir yere sahipti.
“Bizim evin yanında Nacar Hökkeş Ammi var. Baa bi takta verdi. Pıçaanan oyup dabanca yapacaam.”
Bir parça tahta, birkaç eski bilya, çivi ve çekiç… Çocuğun günlerce oynayacağı oyuncağın yapılması için çoğu zaman bunlar yeterliydi.
Çember çevirmek ise başlı başına bir maceraydı:
“Anamın teştinin altındaki lastiği alkaçtım, çember çevirmeye Kürttepenin yokuşundan aşağı bi saldım, zaptedemedim, lastik Bakkal Hösüüyn'ün dükkanının önündeki üzüm mahrasına çarptı, sumağı barabar kötek yedim. Daha Babama söylemezse eyi.”
Tommiks'in de ciklet kartının da kıymeti vardı
Çocukların hazineleri yalnızca güllelerden oluşmuyordu. Tommiks ciltleri elden ele dolaşır, cikletlerden çıkan artist kartları oyunlara konu olurdu.
“Nakıp Ali'nin dehlizinden Tommiksin ciltini 80 kuruşa aldım. Artisli kenter cikleti çekiştik üç kart uttum.”
Evlerde oynanan oyunlarda ise Antep ağzının bütün renkliliği ortaya çıkardı:
“Dayımgilde coğrafya oyunu oynadık. Eşyaya ‘G’den ganne yazdım, artiste gayme yazdım, isme Gavlak Abdo yazdım, culludular, kabul etmediler. Bi daha onlardan oynamam.”
Bayram yaklaşınca çocukların hesabı da hazırdı. Büyüklerin elini öperek toplanacak harçlığın nereye harcanacağı günler öncesinden belliydi:
“Bayrama el öpme parasına tapa tabancası alacım.”
Yeni alınan ayakkabının biraz büyük olması ise sorun değildi.
“Ayakkabımı Anam bedestenin yanından aldı. Birez böök oldu amma seneye de giyersin dedi.”
Harafadan bostana uzanan günler
Eski Gaziantep’te çocukların dünyası ev ile okul arasından ibaret değildi. Harafaya yüzmeye gitmek, bostanların arasına dalmak, cuma günü küfte yoğuran kadınların yanına uğramak günün planına bir anda dahil olabilirdi.
“Harafa çimmeye gedek, ordan eyle bostan arasına marıl yimiye, bugün Cuma, avradlar bostan arasına küfte yoormıya gedikler. Elimize iki topak geçer zaar. Verirler, verirler. Yoosa ben isterim.”
Mahallede doğum olduğunda da çocukların haberi herkesten önce yayılırdı:
“Bugün kapı daşlamaya gedicik, sen de gel. Yukarı dehlizde bi ev var. Oğlan doormuş, hemin şeker, hemin para atıylarmış.”
Akşam içinse başka bir plan çoktan yapılmış olurdu:
“Akşama toplanak Gak Gak oynıyak.”
Şire zamanı çocukların da işi vardı
Gaziantep evlerinin sonbahar telaşı çocukların hayatına da yansırdı. Şire zamanı geldiğinde üzümden bastığa, sucuktan pekmeze uzanan hazırlıklar bütün aileyi içine alırdı.
Çocuklar da kendilerine verilen işlerden payını alırdı:
“Dayım gilin evinde şire edilici. Heç sevmem. Dıbık, dıbık. Artık bir hafta yeri oğlum Maamed şunu aşeye şunu fatmıya, kapıda bekle satılı almadan gelme haa. Daha ben küçüğüm ya, üzüm tepelemeye senin kuvvetin yetmez deyler.”
Okul hayatı da mahalle hayatından bağımsız değildi. Bazen dersin yapılmamasının gerekçesi bile günlük hayatın içinden çıkardı:
“Öğretmenim dün sıcağa gittik, dersimi yapamadım.”
Mahalle mektepleri ve hocalar da hafızalarda kendilerine özgü hikâyeler bıraktı.
“Kırmızı Hoca'ya yazdırdılar beni. Hocanın gözü kör amma uzun bir deyneği var, ses edersen, ‘Hıı Şükrü ağanın oğlu’ dey başına bi deynek geliy. Nasıl ediy bilmeym tam kafana vuruy.”
En büyük hayallerden biri bisikletti
Bugünün çocukları için sıradan görülebilecek birçok eşya, o yıllarda büyük bir hayaldi. Bunların başında da bisiklet geliyordu.
İstanbul’a giden babanın dönüşü bu nedenle ayrı bir heyecanla beklenirdi:
“Babam Istanbul'a getti. Beki de baa piskilet getirir.”
Belki bisiklet gelecekti, belki de gelmeyecekti. Ama çocuk ertesi gün yine sokağa çıkacak, arkadaşlarını bulacak ve elindekiyle yeni bir oyun kuracaktı.
Gaziantep’in eski mahallelerinde çocukluk biraz da buydu. Hazır oyuncakların değil hayal gücünün, ekranların değil sokağın, pahalı eğlencelerin değil arkadaşlığın peşinden koşulan yıllardı.
Ne telefon, ne hazır oyuncaklar, ne bilgisayar, ne araba, ne löküs yaşam…
Yıllar geçti, mahalleler değişti, oyunların çoğu unutuldu. O çocuklar büyüdü. Fakat Antep ağzıyla söylenen birkaç cümle bile bugün o sokakları, arkadaşları ve çocukluk günlerini yeniden hatırlatmaya yetiyor.
“Baki kalan kubbede hoş bir sada idi…”